» Divan Şiiri nedir - Divan Şiirinin özellikleri nelerdir

Yayınlanma Zamanı: 2009-02-03 09:37:00



Sponsorlu Bağlantılar
Divan şiiri, döneminin zevklerini, sanat anlayışını, inançlarını, hayata bakışlarını ve bilgilerini yansıtır. Ne var ki, Divan şairinin gerçek yaşamı anlattığına pek rastlanmaz. Kendisini sürekli acı çeken bir âşık olarak anlatan Divan şairi, sevgilisini ay gibi yuvarlak yüzlü bir güzel olarak betimler. Sevgili hem ay, hem de güneştir. Divan şiirinde kullanılan benzetmelerde sevgilinin boyu mızrak gibi uzun ve düz, saçları sümbül, yanakları lale ya da gül, gözleri nergis, kaşları yay, kirpikleri ok, dişleri inci, çene çukuru kuyudur. Sevgilinin beli kıldan incedir, dudağı ölümsüzlük suyu (ab-ı hayat) gibidir. Böyle betimlenen sevgilinin âşığının (yani şairin) gözyaşı Nil ya da Fırat ırmakları gibi akar. Âşığın bir yandan rakibi, bir yandan da acı çektiren sevgilisi vardır ve bu nedenle başı belâdan hiç kurtulmaz. Divan şiirinde bütün şairlerin kullandığı bu tür benzetmelere “mazmun” denir. Bu mazmunları yerli yerinde ve başarılı biçimde kullananlar iyi şair sayılırdı.
şirinde yaygın işlenen konulardan biri de doğadır. Ama doğa, şairin hünerini göstermesi için bir araçtır. Çünkü şair, doğayı kendisinin gördüğü gibi değil, önceki usta şairlerin gözüyle yansıtır. Doğa, daha çok kasidelerin ve mesnevilerin konusu olmuştur. Bahar ve kış mevsimleri o kadar çok işlenmiştir ki, bu iki mevsimi anlatan şiirlere ayrı adlar bile verilmiştir. Baharı anlatan şiirlere bahariye, kışı anlatanlara da şitaiye denmiştir. Bahar, şair için sevinç kaynağıdır. Bahar için yapılan benzetmelerden biri sultandır. Örneğin bahar sultanı ordusunu toplar, kış sultanına hücum ederek onu yener. Bâkî’nin “Bahar Kasidesi”, en güzel bahariye örneğidir. Bahar tasvir edilirken gül, bülbül, lale, sümbül, çimen gibi sözcüklere sıkça başvurulmuştur. Divan şairine göre bahar yaşam ve canlılığın kaynağıdır. Kış ise can sıkıcı ve bunaltıcıdır; zalim bir padişaha benzetilir. Divan şiirinde işlendiği biçimiyle doğa belli öğelerle sınırlı kalmıştı. Örneğin orman, dağ, ova, rüzgâr, yağmur gibi öğeler Divan şiirinde hemen hiç kullanılmamıştır. Divan şiirinde kayıklar vardır, ama deniz yoktur. Divan şiirinde bilinçli olarak hayali bir dünya yaratılmıştır.
Nazımın sözlük anlamı “sıra”, “düzen” demektir. Ama Divan edebiyatında nazım dendiğinde şiir akla gelir. Divan edebiyatı, daha çok şiir türünde örnekler içerir ve düzyazı ürünler azdır. Divan şiiri, kurallarını Arap ve İran edebiyatından alan aruz ölçüsüyle yazılmıştır. Divan şiirinde daha çok Kur’an, Hz. Muhammed’in sözleri olan hadisler, peygamber ve kutsal kişilere ilişkin öyküler, tasavvufun ortaya attığı sorular, ünlü bir İran efsanesini konu alan Şehname gibi konular işlenmiştir. Bu şiirlerde Türk kültürüne ilişkin ögelerden de yararlanılmıştır. Divan şairi bu konuları, aruz ölçüleri içinde ve çok yaygın biçimiyle beyitlerle yazmıştır. Tek satırdan oluşan dize ya da mısra, genelde şiirin en küçük birimidir. Divan şiirinde ise en küçük birim beyittir. Sözcük olarak beyit “ev” anlamına gelir. Mısra da, çift kanatlı bir kapının kanatlarından her birine verilen addır.
Divan Şiirindeki Söz Sanatları
Divan şairinin iyi şair olabilmesi için dilin inceliklerini bilmesi gerekirdi. Şairin söz sanatlarındaki ustalığı şiirinin değerini artırırdı. Bu nedenle şairler, hüsn-i ta’lil ve teşbih sanatına sıkça başvurmuşlardır. Hüsn-i ta’lil, nedeni bilinen bir olayı, daha güzel biçimde açıklama ve anlamlandırma sanatıdır. Benzetme de denen teşbih ise, bir durumu, bir oluşu, bir varlığı daha güzel bir duruma, bir oluşa, bir varlığa benzetmektir. Divan şairi için benzetilenler, daha doğrusu neyin neye benzetileceği belliydi ve kalıplaşmıştı. Bu amaçla hazırlanmış listeler bile vardı. Yeni bir şiirin benzetme yönü farklıysa, o değerli bir şiir olarak nitelendirilirdi. Ama asıl yenilik hüsn-i ta’lil sanatıyla ortaya koyulurdu. Böylece şair bir sözcüğe ya da deyime, kullandığı dili çok iyi bilmesi oranında artan anlamlar yüklenmiş oluyordu.
Başlıca söz sanatları şunlardır: Teşbih, Mecaz, Mecaz-I Mürsel, Telmih, Tecahü’l-İ Arif, İstiare, Hüsn-İ Ta’lil, Leff Ü Neşr, Kinaye, Tariz, Teşhis, İntak

1.Nazım birimi beyittir. Beyit, kendi içinde anlam bütünlüğü taşır. Beyitlerle kurulan nazım biçimlerinde beyitleri birbirine bağlayan ölçü ve uyak birliğidir.

2.Ölçü, İranlıların Araplardan alarak yeniden düzenledikleri aruz ölçüsüdür.

3.Divan edebiyatında genellikle tam ve zengin uyak kullanılmıştır.

4.Divan edebiyatında Arap ve Fars edebiyatlarından alınan nazım biçimleri kullanılır: gazel, kaside, mesnevi, musammat, rubai....

5.Divan Edebiyatının kaynakları din, tasavvuf, Kuran, hadis,peygamber hikayeleri, evliya menkıbeleri , İran ve İslam mitolojisi, XIII. yüzyılından sonra yerli yaşam, günlük olaylar... olmuştur. Bu nedenler ile şiirlerde aşk, şarap , din ve ahlak ile ilgili soyut kavramlar işlenmiştir. Şiirlerin kişi ve toplum yaşayışı ile ilgili gerçeklere , doğaya ilgileri azdır. Stilize edilmiş bir doğa anlayışı ile dağa öğeleri nakış, motif gibi kullanılmıştır.
Divan şiirinde aşk ön plandadır. Aşk anlayışı çağın mutlak hükümdarlık sistemine ve tasavvuf düşüncesine dayanır. Sevgili , mutlak iktidar sahibi ,zalim , vefasız; aşık ise bahtsızdır. Şairler için anlatılmak istenen platonik aşktır.

6.Divan şiirinden kaderci bir dünya görüşü egemendir. Şairler, dünyanın geçici olduğundan, feleğin cerrinden , zamanın kötülüğünden yakınırlar.

7.Divan şiirinin dili Arapça , Farsça sözcük ve tamlamalarla dolu Osmanlıca denilen yazı dilidir.

8.Söyleyiş özentilidir Ustalık, benzetmeler yapmak mecazlı, sanatlı değişler yaratmak, kalıplaşmış anlamlı sözcükleri yeniden kullanmaktır. Bu nedenle şair, özden çok söyleme biçime önem verir. Divan şiirinde nazirecilik yaygındır.

9.Şiirler, konularına göre değişik biçimle adlandırılır. Ölüm teması işleyen ‘ MERSİYE’, Peygamberlerin erdemlerini anlatan şiirlere ‘NAAT’, Tanrıya yakarışı işleyen şiirlere ‘MÜNACAAT’ , Tanrının birliğini anlatan şiirlere ‘TEVHİD’ , şairin kendini övdüğü şiirlere ‘FAHRİYE’ , şairin toplumsal çarpıklıkları dile getirdiği yergilere de ‘HİCİV’ denir.

10.Nazım biçimleri genelde Arap ve İran şiirlerinden alınmıştır. Divan Edebiyatı nazım biçimleri iki ana bölümde işlenir

Türkler, VIII. yüzyılda Orta Asya’dan batıya doğru göç edince yeni bir din olan İslamiyetle tanışırlar. Kısa sürede kit­leler hâlinde müslümanlaşan Türkler, doğal olarak bu dinin etrafında gelişen kültür ve medeniyeti de benimserler. Ancak Türklerden önce bu dini kabul etmiş olan Araplar ve İranlılar, İslam medeniyeti etrafında bir de edebiyat ortaya koymuş­lardır. İşte İslamiyeti kabul eden Türkler, kendilerinden önce geliştirilen bu edebiyattan büyük oranda etkilenirler ve çok geçmeden yeni edebi ürünler vermeye başlarlar.
Bu yeni süreçte Türkçe temelde iki ayrı koldan ilerler ve iki ayrı edebiyat dili oluşturur. Bunlar: l.Orta Asya Türk leh­çesi olan Doğu Türkçesi(sırasıyla Karahanhca, Harezmce ve Çağatay Türkçesi) etrafında gelişen edebiyatla, 2.Anadolu Türk lehçesi olan Batı Türkçesi (Oğuz Türkçesi: Osmanlıca) etra­fında gelişen edebiyat.
Eldeki kaynaklardan anlaşıldığı kadarıyla bu dönemde Türkçe, ilk eserlerini XI.-XII. yüzyılda Orta Asya’da Doğu Türkçesi ile verir: Kutadgu Bilig, Divanu Lügati’t-Türk, Ata-betü’l-Hakâyık ve Divan-ı Hikmet gibi eserlerle. Diğer taraf­tan Batı Türkçesinin hâkim olduğu Anadolu’da ise ilk eserler XIII. yüzyılda görülmeye başlanır. Batı Türkçesi XIX. yüzyılın sonuna kadar büyük bir değişiklik göstermeden edebiyat dili olarak hayatiyetini sürdürür. Fakat yeni oluşan bu edebiyat diline sürekli olarak Farsça ve Arapça kelimeler girer ve âde­ta hir imnaratorhıU dili olan Osmanlı Türkçesi ortaua çıkar.

Kısaca ortaya çıkışına ve gelişimine değindiğimiz Os­manlı Türkçesi ve edebiyatının XIII.-XIV. yüzyıldaki ilk eserle­ri şöyledir: Hoca Dehhanî’nin şiirleri, Sultan Veled’in Divan’ı ve mesnevileri, Yunus Emre’nin Divan’ı, Şeyyad Hamza’nın Yusuf ve Züleyha’sı, Âşık Paşa’nın Garibnamesi, Ahmedî’nin Divan’ı, Nesimî’nin Divan’ı, Kadı Buhaneddin’in Divan’ı, vb.
Daha sonra bu edebiyat, XV. yüzyılda Şeyhî, Ahmed Paşa ve Necâtî gibi şairlerle; XVI. yüzyılda Fuzûlî, Hayalî, Bakî ve Rûhî-i Bağdadî gibi şairlerle; XVII. yüzyılda Nef î, Şeyhülislam Yıhyı, NAilî, Ivhîm-i Kadîm, Nâbî, Sabit gibi şairlerle; XVIII. yıı/.yıklıi Nedim ve Şeyh Gâlib gibi şairlerle; XIX. yüzyılda is Yenişehirli Avnî, Arif Hikmet Beyefendi ve Leskofçalı Gâlib gi­bi şairlerle temsil edilir ve en güzel örneklerini verir.
XIX. yüzyıldan sonra Türkler Batı medeniyeti ile yakın­dan tanışır ve onun tesirine girerler. Bu yeni dönemde Os­manlı şiir ve edebiyatı hakkında tartışmalar başlar. Başta adı olmak üzere eski edebiyat birçok açıdan yeniden değerlendi­rilir. Mesela bu edebiyatın adı için ortaya atılan isimlerden birkaçını verelim: “Şür-i Kudemâ”, “Asâr-ı Eslâf”, “Osmanlı Edebiyat”, “Havas Edebiyatı”, “Ümmet Edebiyatı”, “Klasik Edebiyat” ve “Eski Türk Edebiyatı”, “Divan Edebiyatı”, vb.
Ortaya atılan ve günümüze kadar gelen tartışmalardan sonra “Divan Edebiyatı” isminin daha çok kullanıldığını gö­rüyoruz. Şimdi bu edebiyatın, yani Divan Edebiyatının en belirgin özelliklerine geçebiliriz:
1. Bu şiirin ölçüsü aruzdur. Aruz ölçüsü hecelerin uzun­luğu ve kısalığı esas alınarak hesap edilen bir ölçüdür. Bu ölçü, İslamiyet öncesi kullanılan hece ölçüsünden farklıdır; çünkü hece ölçüsünde önemli olan hece sayışıyken, aruzda uzunluk, kısalık önem kazanmaktadır.
2. Divan şiirinin kendine has nazım şekilleri vardır. An­cak bu şiirde önemli olan beyittir; çünkü her şey beyitte baş lar beyitte biter. Bu yüzden şairin işi iyi beyitler yazmaktır. Be­yitler iki mısra(dize)’dan oluşur. Divan şiirinde kullanılan bel­li başlı nazım şekilleri şunlardır:
a. Gazel: Genellikle 5 ile 9 arası beyitten oluşur. İlk be­yit kendi arasında kafiyeli, devam eden beyitlerin ise İkinci mısraları ilk beytin kafiyesi ile aynı olur. Konusu genellikle aşk ve aşkın etrafında gelişir.
b. Kaside: Kafiye olarak gazele benzeyen bu nazım şek­linde beyit sayısı bazen 100′ü bile geçer. Konusu çok çeşitli olabilir: Allah’a yakarış, Hz. Muhammed’e naat, padişah ve devlet büyüklerine övgü, bahar, kış, bayram, padişahın tahta çıkması, savaş kazanma, yeni bir yapının inşası, vb. konular­da yazılabilir.
c. Mesnevi: Divan şiirinin en uzun soluklu şiiridir. Beyit­ler kendi arasında kafiyeli olur, daha çok kısa ölçülerle yazılır. Kahramanlıklar, aşk hikâyeleri, dinî konular, vb. değişik ko­nular bu nazım şekliyle anlatılır.
d. Kıtalar: İlk beyti kafiyesiz olan, ancak her beytin ikin­ci mısrası birbiriyle kafiyeli olan bu şiir, 2 beyitten başlar, kaside gibi 100 beyte kadar yazılabilir. Birçok konuda kıta ya­zılabilir: Tarih, felsefe, hiciv, vb.
Ayrıca musammatlar, yani dörtlüklerden, beşliklerden, o-luşan şiirler, tek dörtlükten oluşan rubailer ya da tuyuglar, başkalarının yazdıkları şiirlere yapılan eklemelerden oluşan nazire şiirler, vb. birçok nazım şekli vardır.
3. Divan şiirinin en temel konusu hiç şüphesiz “Aşık-Sevgili-Rakip” üçlüsü etrafında kurgulanır. Şairlerin her biri birer âşıktır ve sevgilileri kendilerine eziyet ederler. Ancak bu âşıklar eziyetten çekinmez hatta zevk alırlar. Beyitler genellik­le sevgilinin yüzündeki güzellik unsurları etrafında kurgulanır. Mesela sevgilinin yüzü güneş, ay, mum, bahçe, vb. benzetilir-ken; saçı yılana, sümbüle, miske, vb. benzetilir. Boyu serviye,

kaşları kemana, kirpikleri oka, gözleri nergise, ceylan gözüne; dudakları goncaya, vb. benzetilir. Bu şiirin ikinci kahramanı olan âşıkların belleri iki büklüm, yüzleri sararmış, zayıflıktan kıl gibi olmuşlardır. Üçüncü kahraman rakip ise sevenle sevi­leni birbirinden ayıran kötü adamdır.
Bu üç kahraman etrafında kurgulanan Divan şiiri, tasav­vufun da tesiriyle kendine has sembolik bir dil oluşturmuş, ço­ğu zaman kelimelerin tasavvufi manaları da dikkate alınmış ve bu vesileyle beyitler gülün yaprakları gibi farklı yorumlamala­ra uygun hâle gelmiştir. Mesela yanak Allah’ın birliğini temsil ederken; saç insanı Allah’tan alıkoyan şeyleri temsil edebil­miştir.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi bu edebiyat XIX. yüzyıla kadar yaşamış, bu yüzyıldan itibaren Batı Edebiyatı tesirinde yeni bir edebiyat başlamış ve Divan şiiri yavaş yavaş kaybol­muştur.
Şimdi Divan şiirinden bazı örnekler vererek bu şiiri daha yakından tanımaya çalışacağız. Öncelikle gazel örneği üzerin­de duracağız. Çünkü gazel Divan şiirinin en çok tercih edilen nazım şeklidir. Aşağıdaki gazel XV. yüzyılın en önemli şairle­rinden birisi olan Necati’ye aittir. Necâtî hem döneminin, hem de tüm Türk edebiyatının en önemli şairleri arasındadır. O, şiirlerinde Divan edebiyatının ve Türkçenin inceliklerini, güzelliklerini büyük bir ustalıkla sergilemiştir. Diğer bir ifadey­le onun şürlerindeki güzellik Türkçenin güzelliğidir denilebilir. Hem bu gazelinde hem diğer şiirlerinde sık sık deyimleri, atasözlerini, ikilemeleri, vb. kullanmıştır:

Çıkalı göklere ahum sereri döne döne
Yandı kandîl-i sipihrün ciğeri döne döne

(Ahimin kıvılcımı döne döne göklere çıkalı, felek kandili­nin ciğeri döne döne yandı.)

Ayağı yer mi basar zülfüne ber-dâr olanun
Zevk ü şevk ile virür cân u seri döne döne

(Senin zülfüne asılanın ayağı yere mi değer; zevk ve şevk ile canını döne döne verir.)

Şâm-ı zülfünle gönül Mısrı harâb oldı diyu
Sana iletdi kebûter haberi döne döne

(Saçlarının gecesinde gönül şehri yıkıldı diye güvercin döne döne sana haber ulaştırdı.)

Sen durup raks idesin karşuna ben boynum eğem de
zülfün koca sen sîmberi döne döne

(Sen kalkıp dans edesin, ben karşında boynumu eğeyim de zülfün sarkıp gümüş gibi beyaz tenliyi döne döne kucak­lasın ha!)

Kâ’be olmasa kapun ay ile gün leyl-ü nehâr
Eylemezlerdi tavaf ol güzeri döne döne

(Eğer kapın Kabe olmasaydı, ay ve güneş gece gündüz o uğrağı döne döne tavaf etmezlerdi.)

Sen olasın diyü yir yir asılup âyineler
Gelene gidene eyler nazarı döne döne

(Belki sensindir diye aynalar yer yer asılıp döne döne ge­len gidene bakarlar.)

Ey Necârî yaraşur mutribi şeh meclisinün
Raks urup okıya bu şi’r-i teri döne döne

(Ey Necâtî, padişah meclisinin çalgıcısı bu gazeli, döne döne raksederek okusa yaraşır.)

Görüldüğü gibi bu gazelde sevgili ve sevgilideki güzellik unsurları ağırlıklı olarak işlenmiştir. Öncelikle şunu belirtelim ki şair bir İkileme olan “döne döne”yi redif olarak kullanmış ve gazelin sonuna kadar “dönen” şeyler etrafında hayal ve mazmunlar kurgulamıştır. Mesela birinci beyitte şair yani âşık sevgilinin saçını bir darağacma benzetir ve kendisinin bu da­rağacında dönerek sallandığını ifade eder. Ayrıca “ayağı yer mi basar” deyimiyle de bu iş için ne kadar istekli olduğunu anlatır.
İkinci beyitte ise sevgilinin saçı “şâm” kelimesi tevriyeli kullanılarak hem geceye, hem de Şam eyaletine benzetilir. Diğer taraftan âşığın gönlü, “Mısır” kelimesi tevriyeli kullanı­larak hem bir şehre, hem de Mısır eyaletine benzetilir. İkinci mısrada ise havada dönerek ilerleyen, yani taklacı bir güver­cinin getirdiği haberden bahsedilir.
Üçüncü beyitte sevgili dönerek dans etmekte ve uzun sa­çı da vücuduna dolanmaktadır. Dördüncü beyitte ise ay ve güneşin dünya etrafındaki dönüşüne değinilmiştir. Beşinci beyitte ise tavana asılı duran top aynalardan bahsedilir. Bilin­diği gibi bu aynalar devamlı kendi etraflarında dönerler. Al­tıncı yani mahlas beytinde ise şair, şiirli bir eğlence meclisin­den bahseder. Bu meclisin çalgıcısı muhtemelen şairin şiirini bestelemiş ve güzelliği karşısında kendinden geçmiş, döne döne okumaktadır.


Duyuru
Sitemizde güncelleme çalışmaları devam etmektedir.
Görüş ve önerilerinizi bizimle paylaşabilirsiniz !